Taklitten Liderliğe: Japonya’nın ve Çin’in Üretim Temelli Yükselişi
Japonya’nın ve Çin’in yükseliş hikâyesi romantik başarıdan çok, üretim disiplininin acımasız gerçekliğine dayanır. İnsanlar bugün Japon ve Çin markalarını teknolojiyle özdeşleştirmektedir. Bu markalar da insanların güvenini büyük ölçüde kazanmış durumdadır. Ancak bu ülkelerin başlangıçtaki üretim yolculuğu bugünkü kadar parlak değildi. Bir dönem “Japon malı” ifadesi ucuz ürün anlamına geliyordu. Türkiye’de uzun yıllar ucuz ithal ürünlerin satıldığı mağazalar halk arasında “Japon Pazarı” olarak biliniyordu. İğneden ipliğe envaiçeşit oyuncağın, kırtasiye malzemeleri başta olmak üzer birçok elektronik aletin, süs eşyalarının satıldığı bu dükkânlar, çocukların harçlıklarıyla bile gidip oyuncak veya okul malzemesi alabildiği, herkesin bütçesine uygun ürünleri bulunduğu ucuz cazibe merkezleriydi. Yüksek kaliteyi temsil etmiyordu fakat dönemin teknolojisine uygun fiyatla ulaşılabilirlik açısından öne çıkıyordu. Aynı şekilde Çin malları da uzun yıllar boyunca taklit, dayanıksız ve kısa ömürlü ürünler olarak tanımlanmakla birlikte ucuz ve erişilebilir olmalarıyla öne çıkmaktaydı.
Fakat iki ülkenin ortak noktası şuydu: “üretimden vazgeçmediler.” Japonya önce Batı teknolojisini inceledi, kopyaladı, geliştirdi ve zamanla kendi mühendislik kültürünü oluşturdu. Bugün Toyota, Sony ve Panasonic gibi markalar yalnızca pazarlama başarısıyla değil, üretim kabiliyetiyle de dünya markası olmuş durumdadır. Çünkü üretim sadece ürün çıkarmak değildir; mühendis yetiştirmek, yan sanayi oluşturmak, teknoloji öğrenmek, marka tasarlamak ve rekabet gücü kazanmaktır.
Çin de benzer bir yolu izledi. Önce ucuz iş gücüyle dünyaya üretim yaptı. Ardından küçük atölyeler ve taklit ürünler üzerinden sanayi kültürü oluşturdu. Hatta her evin bodrumunda saat üretimi gibi birçok küçük üretimi her yurttaşın hanesine kadar ulaştırdı. Bu süreç etik açıdan tartışmalıydı lakin Çin burada kritik bazı şeyleri öğrendi. Üretim zinciri nasıl kurulur, maliyet nasıl düşürülür, teknoloji nasıl transfer ediliri özümseyerek üretimin merkezine yerleştirdi. Bu şekilde zamanla sadece başkalarının ürününü kopyalayan bir ülke olmaktan çıkıp kendi markalarını üretmeye başladı. Bugün Huawei, BYD ve Xiaomi küresel rekabetin merkezinde yer alır hâle geldi. Bu da Çin’i bir noktadan sonra sadece “ucuz üretici” değil, teknoloji geliştiren bir üretici ülke hâline dönüştürdü. Ayrıca Çin, yabancı yatırımları çekerek, özel ekonomik bölgeler kurarak, ihracata dayalı sanayileşme modeli uygulayarak ve teknoloji transferinden yararlanarak üretim kapasitesini yüksek düzeyde geliştirdi.
Bu başarı yolculuklarına bakıldığında görülmesi gereken şudur: Bir ülke yalnızca pazarlama ve aracılık ekonomisiyle uzun süre ayakta kalamaz. Küçük değişikliklerle ürünlere “takla attırıp” satmak kısa vadede bazı insanları zengin edebilir. Ancak üretim altyapısı oluşmadığında ülke dışa bağımlı hâle gelir. Üretmeyen ekonomi, eninde sonunda döviz krizine, işsizliğe ve teknolojik geriliğe mahkûm olur. Çünkü gerçek güç; fabrikada, laboratuvarda ve üretim bandından geçmektedir. Bugün Çin, “Bir Kuşak Bir Yol Projesi” ile tüm bölgelerini dışa açarak kalkınmasını ülke geneline yaymayı, kara ve deniz ticaretini geliştirerek doğu-batı ile iç-kıyı bölgeleri arasındaki ekonomik farklılıkları azaltmayı hedeflemektedir. Bu sayede üretim gücünü çok çeşitli lojistik güzergâhlar üzerinden dünyaya entegre edip küresel pazardaki payını artırmayı amaçlamaktadır. Yani pazarı yalnızca kendi çevresiyle değil, tüm dünya olarak görmektedir.
Özetlemek gerekirse, refah düzeyi yüksek bir toplum inşa etmek için teknoloji, üretim ve pazarlama birbirini tamamlayan temel unsurlar olarak görülmelidir. Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşabilmesi için mevcut üretim kapasitesini doğru analiz etmesi, katma değeri yüksek üretimi teşvik etmesi ve üretim kültürünü toplumun daha geniş kesimlerine/ ülkenin farklı bölgelerine yayması önem taşımaktadır. Ülkemiz üretim gücünü yükseltmesi durumunda güçlü bir ekonomik yapıya diğer ülkelere nazaran daha da rahat ulaşabilecektir. Çünkü ülkemiz Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki avantajıyla güçlü bir lojistik ve pazar avantajına sahiptir. Bu lojistik ve pazar avantajlarının güçlü bir üretim ekosistemiyle birleşmesi, ülkemizi küresel ölçekte rekabet gücü yüksek bir konuma taşıyacak ve refah seviyesi daha yüksek ülkeler arasına yükseltecektir.
Ahmet SAĞLAM